3/2/2009 ·
Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir.
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mı?
Cami'de uyanıyorsunuz. Bir tahta sandık içerisinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette tabuttan doğruluyorsunuz.
Yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak. Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi hazır. Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz.
Ne güzel, hazır maaş, hazır ev…
Altmışlı yaslara kadar garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor, Kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.
Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol s aati veriyor patronunuz.. Ve genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak ise başlıyorsunuz. Herkes karsınızda el pençe divan... Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz. Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade.
Aman ne güzel günler başlıyor...
Derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya çıkmış, "fazla çalıştın" diyor "artık eve dön, işi bırak, okumaya başla, harçlığın benden olsun..." keyfe bakar mısınız?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor. Derken Anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok artık.
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, "evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna" Diyorlar.. Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yara tıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor. Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.
Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor, sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş keyifli bir geceyle hayatınız bitiyor... : )
alıntı...
29/8/2008 ·
Şehirleri imar edip var kılan insan soyunun barınakları olan evler sokakları, sokaklar da fiziki anlamda şehrin en temel unsurunu oluştururlar.
Mimarisinin oluşumunda iklimin ana etken olduğu evlerin açıldığı sokaklar, kimi zaman geniş, kimi zaman cumbalar cumbalara değecekmiş gibi dar, yılankavi kıvrımlarla başka sokakları keserek ya da başka sokaklara açılarak şehre hayat verir.
Her daim temiz tutulması amacıyla su gereksinimini karşılasın diye bazı sokakların başlarına çeşmeler yerleştirilmiştir.Yine de yazları cehennemi sıcaklıkta geçen bu şehirde, sokakları her zaman tozlu, kışları da çamur içinde görmek mümkündür.
Şehri bir ağ gibi örmüş bazalt taştan parke döşeli ya da yapılardan arta kalan harçla toprak zemini örtülmüş bu sokaklardaki evlerde yaşayanlar farklı kimseler de olsa gündelik yaşamları birbirlerinin benzeridir.
Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte çocukların sesleri, kuş cıvıltıları ile karışır. Gün başlayınca kalabalık, çok çocuklu evlerin eli iş tutan erkekleri, işlerine gitmek için yola koyulurlar.
Anneler, her sabah değişmeyen ses tonuyla: “De hadê kaxın evle oldi…” deyip azarlayarak, çocuklarını uyandırır. Yere serili çok da zengin olmayan kahvaltı sofrasına, aralarında çok fazla yaş farkı olmayan çocuklar itişerek kurulur. İtişmeden canı yanan biri olmuşsa annesinden: “Anaaaaaaaaa!” feryadıyla yardım isterken annesinin: “Haa anasız qalasan!” cevabı hazırdır.
Kahvaltının hemen ardından evi derleyip toplayarak günlük temizliğini evin kızlarıyla yapacak anneler erkek çocuklarını: “Ayaxıma dolanmayın bi süri işim var.” deyip sokağa salarlar.
Elektronik oyunların, pille çalışan oyuncakların çocukları henüz evlere hapsetmemiş olduğu zamanlarda sokaklar oyun alanı, sokaktaki her şey ise oyun aracıdır.
Sokağa salınmış çocuklara, mahalle bakkalından: “Akşam babam geldıxınde parasini verecax.” ifadesiyle bir kilo şeker veya tuz aldırılması ya da onları bir arka sokaktaki bilmem kim teyzeye kanaviçe örneği almaya yollama ihtimalinden dolayı evden çok uzaklaşmaması tembih edilir.
Kız çocuklar her yaşta farklı görevler yüklenmiş, annelerin birer yardımcılarıdırlar.
Sabah anneleri yer yataklarını toplarken henüz emzirilmekte olan kardeşlerine göz kulak olmak, suyunu sokağa akıtacakları bulaşıkları yıkamak onların görevleri arasındadır.
Yaşları 6-7’ye gelmiş kız çocukları kardeşlerine patik örmekle şiş, hamam lifi örmekle de tığ işlerini öğrenerek çeyiz sandığını zenginleştirecek el işlerinin eğitimini bu işte mahir olmuş ablalarından alırlar.
Çocuk bezleri patiskadandır. Patiska arasına ıslaklığı emsin diye yerleştirilen killi toprağı yakındaki mezarlıktan getirme görevi de oyunun en heyecanlı anında da olsa erkek çocuklara aittir. Oyuna kendini kaptırmış, seslenilmiş olmayı umursamadan oyuna devam etmeleri annelerin hiç sevmediği durumdur:
“……baban boyni devrile kime diyiyem? Bu oxlan beni qanser êdecax…çabox qardaşının topraxi qalmamiş gêt mezarlıxtan toprax getir!”. Anne kızmış belli,mecbur oyuna ara verilecek, görev yerine getirilecek.
Günlük temizlik işleri bitmiş, henüz emzirilmekte olan bebenin altı değiştirildikten sonra kız çocukları kardeşlerini kucaklayıp yaşıtları kızlarla oynamak üzere sokağa çıkarken, kadınlar ya komşu ziyaretine ya da pencere kenarlarında karşılıklı oturarak dedikoduyla karışık günlük sohbetlerine koyulurlarken kız çocukları sokakta da kucaktaki kardeşlerinden sorumludurlar.
En sevdikleri oyunlar ip atlamak ya da sek sek olsa bile kucağında kardeşi olanlar bu oyunlar yerine ceviz büyüklüğünde beş tane çakıl taşıyla oynanan “beştaş” oyununu tercih ederler. Evden atlamak üzere çamaşır ipi getirmiş arkadaşlarının ip üzerinden sıçrayışlarına ya da sek sek çizgileri üzerinde sekmelerine heves eden bu küçük bakıcıların, arkadaşlarının oyuna davet eden tahriklerine daha fazla dayanamadığı da olur. Bu durumlarda oyun sırası gelince kardeşini arkadaşlarının birinin kucağına vermektense sağ kolunu kardeşine dolayıp, elbisesinin eteğine güç almak için tutunarak oyuna eşlik eder. Tutunduğu eteği bu hoplayıp zıplamalara daha fazla dayanamadığından bel dikişlerinin sökülmesine neden olur.
Kucaklarında kardeşleriyle bu tür oyunları oynadığını gören annelerin azarlaması sadece sökülmüş elbiseler nedeniyle değildir elbette. Kardeşini kucağından her an düşürebileceği durumuna karşı; “Keçê keçê sahan qaç sefer söledim? Bax beni küçeye aware etme gelsem saçın başın yolaram!” tehdidi bir anlamda önlemdir.
Erkek çocukların en çok sevdiği oyun futboldur. Ancak futbol için gerekli olan topun varlığı her zaman mümkün olmayabilir.
Harçlığını biriktirerek naylon top alabilmiş arkadaşlarının oyun kuruculuğu ile bu mümkün olacaktır. Topun sahibi bir takımı mahallenin iyi futbol oynayanlarından biri de diğer takımı oluşturur. Takım kurulurken kimin önce oyuncuları seçeceğini belirleyebilek için önce sayışılır. Belli bir mesafeden takım kurucular karşılıklı durur, sırasıyla: “Hop hopê qara topê, aldım verdim ben seni yendim.” tekerlemesini söyleyerek birbirlerine adım adım yanaşırlar. Atılan adımlarla kim henüz tekerlemesini bitirmeden diğerine yetişmişse o, ilk ve en iyi oyuncuları seçme şansını elde eder.
İlk seçme şansını top sahibinin elde edememiş olması kimi zaman oyunun başlamasını geciktirebilir. Çünkü top sahibinin oynanacak oyunu kazanması için aynı zamanda oyun kurucusunun da olması gerekir. Karşı ekip mahallenin güçlü çocuklarından oluşuyorsa: “Ben o zaman oynamiyem, gidiyem.” diye mızıkçılık yapan top sahibine söylenecek söz; “Oynamisen oynama! topi bırax sen gêt o zaman.” Olacaktır. Topu bırakarak gitmek pek işine gelmeyeceği için bu ifade istemeyerek de olsa oyuna başlamasına neden olur.
Oyunda güçlü olan takımın ismi tartışmasız Galatasaray’dır. Kaleye geçmiş olanın ismi ne olursa olsun maç boyunca ismi Yasin’dir artık.
Arkadaşlarıyla oyun esnasında dalaşmış ve canı yanmış çocuklardan birinin avazı çıktığı kadar bağırma sesini anne duyacak olsa pencereden kapı önünde oynayan kızı: “Keçê, boynın devrileee! Hele bax baxım qardaşın niye baxıri?” diye azarlar. Kızı ise azarlanmanın acısını kardeşinden çıkartırcasına kardeşine çimdik atarak ilgilenmiş olur.
Kadınların sohbet konusu ise, genelde çocuklarının haylazlıkları, uslulukları ya da kocalardan hoşnutluklarıdır. Çocukların en sıradan haylazlıklarının babalarının otoritesizliğinden kaynaklanıyor olduğunu içlerinde besleseler bile başkalarının yanında kocalarını her daim yücelten ifadeler kullanırlar.
Kocalardan; “bizimki”, “bizim herif” ya da “çocıxların babasi” diye söz edilir. Biri diğerinin övgülerinin altında kalmayacak şekilde kocalarını yüceltmeleri aynı zamanda çocuklara kızarken kocalarına beddua etmelerine de engel değildir. Ve bunu komşu bütün kadınlar yapar.
Biri diğerinin çocuğunu övecek olsa nazar değdirecek diye: “De yox lê, bacım ma sen bilmisen o ne afattır. Qur’en adi ruhimi çıxarti aqşama qeder.” deyip biliyorsa içinden nazar duasını okur, bilmiyorsa kendini çimdikler.
Nazara gelinmekten çok korkulur. Çocuk daha doğar doğmaz nazardan korunsun diye bildik bir hocaya muska yaptırılır, bebeğin elbisesine dikilir. Çocuk hastalanacak, ateşi çıkacak olsa ilk akla gelen nazara geldiğidir ve nazardan arınsın diye tütsüler yakılır hatta kurşunlar döktürülür.
Bebek bir komşu tarafından kucağına alınmış, sevilmiş veya kendisine iltifat edilmiş ardından çocuk hastalanmışsa: “Ma sız bilmisiz ben biliyem hepi …. nazarına geldi.” ifadesiyle sözü geçen komşunun, nazarından korunması gerekenler listesinin başında yer alması kaçınılmazdır.
Nazara gelinmesinden korkulan sadece çocuklar değildir. Bu eve alınmış herhangi bir eşya da nazara uğrayabileceğinden korunması için eve de nazar için muska asılabilir.
Oyunda iyice acıkınca çocuklar bir koşu evin mutfağına girer annelerinden habersiz bir parça ekmek üzerine salça sürerek ya da peynir ekmek alarak tekrar aynı hızla oyuna geri dönerler. Annelerini evde bulamayınca hangi komşuda olduğunu anlayabilmek için avazları çıktığı kadar: “Anaaaaaaa!” diye seslenmelerinin ardından anneleri komşu penceresini aralar aralamaz: “Zuqummm ne oldi ne istisen?” azarlayıp sorgularlar. “Acammm.” diyen çocuğun ifadesinden yemek saatinin geldiğini anlayarak: “Temam geliyem. Aç susız kalasan’” diyerek gün ortasında çocukları doyurmak değil asıl akşam yemeğinin hazırlığını anımsayarak evlerine yollanırlar.
Çocukların tümünün öğlen arası bir arada yemek yedikleri görülmüş bir şey değildir. Oyun arasında bir koşu evin mutfağına dalan her çocuk garantiye aldığı ekmeğe katık yapacağı peynir, zeytin mevsimine göre domates neyi bulduysa alır ve hızla oyununa geri döner.
Çocuklarının elinde ekmekle sokağa çıkmalarını engelleyememiş olan anne tam kapıdan çıkarken yakalamışsa ardından eline geçirdiği terlik ya da ayakkabı tekini fırlatırken:
“Oxıll oxıl yedi qatli binadan baban … na düşesen, baban neyse sen de êle olacaxsan!’” diye her zaman olduğu gibi babasını da bedduadan nasiplendirmeyi ihmal etmez.
Bu bedduanın yerini: “Kafır qedaya gelesen, sebeh seni qaldırax, aqşam babani!”, “Arabanın altında qalasan, çini çini olasan baban seni cılêtle toplaya!” gibi ifadeler alabilir; ama babasının olması da mutlaka gerekmektedir.
Çocuklar dinlenmeden, yorulmak nedir bilmeden oyunlarını oynarken zamanın nasıl geçtiğinin ayırdına bile varmazlar. Akşam karanlığı şehre çökmek üzereyken anne bir kez daha kardeşlerini toparlasın getirsin diye evin kızını görevlendirir.
Akşam vakti kardeşlerini oyundan çıkartıp eve getirmek en zahmetli iştir. Ayak diretmeleri hiçbir işe yaramayacaktır. Sokakta oyun oynayan kardeşlerini eve çağırmanın en etkili yöntemi kullanır. “Ula hadêêê bax baba geliiii!”
alıntı...
14/8/2008 ·
| | |
İnsanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır" der dostoyevski...
veda acısı, kabuğunu soyar insanın; yaldızını kazıyıp çırılçıplak ortaya serer.birlikteliğin örttüğü tüm kusurları, ayrılık sergiler.bir ayrılık arifesinde helalleşilir ve o an hakiki tabiatlarıyla yüzleşilir.
"ölene kadar" diye söz verilmiştir, ama "ölüm yolunda" başka tercihler belirmiştir.
kararsız prensesin vicdanı azap çekerken 7 cücelerin somurtkanı "aklını başına al" diye fısıldar kulağına; haytası ise "kalbinin sesini dinle" diye çekiştirir eteğinden...
hep hayran bakan gözlere, hatalar takılmaya başlar.
"ama"yla biter alelade iltifat cümleleri:
"sen iyi bir insansın, ama arkadaşların kötü", "seni seviyorum, ama bu ilişkide mutlu değilim", "ben başka türlü bir beraberlik düşlemiştim" vs.. vs...
sonra gelsin uykusuz geceler...bir türlü karar verememeler...ruhen gidip gelmeler..."hele biraz daha zaman geçsin" diye nikah ertelemeler...
birlikteymiş gibi yaparken, sevecek başka yüzler, yüzecek başka denizler kollamalar...
"aslında bütün bunlar bizim iyiliğimiz için"e kendini inandırmalar...
sonrası hep aynı:
bekleyenin "hani sonbaharda buluşacaktık. hazan geldi geçti, sen gelmez oldun" sızlanmaları...
bekletenin "geliyorum az kaldı" oyalamaları...
bittiğini bile bile işi uzatmalar; söyleyemedikçe hepten batağa saplanmalar...terke makul bir gerekçe ararken hepten çarşafa dolanmalar...veda konuşmasında süslü iltifat cümlelerinin arasına, o cümleleri hiçleştiren mayınlar serpiştirmeler... üzgün görünmeler... bağış dilenmeler "...ama kaçınılmazdı" demeler..."sözünden caydın"yakınmalarını "sen de eski sen değilsin. değişmişsin" diye göğüslemeler... asıl kendinin değiştiğini bilmezden gelmeler... ve son sahne:
terk edenin o mahcup "gönlüm başkasında" itirafına karşılık terk edilenin kırık çalımı:
"uğurlar olsun! ben yoluma devam ediyorum". ihanetler böyledir:ilki, bir yenisine gebedir; ikincisi daha az acı verir. ondan sonra dur durak yoktur: güvenilmez aşık, sevdikçe kıran, gezdikçe ardında bir kırık kalpler mezarlığı bırakan biçare dervişe döner. artık acılara hapsolmuştur: buluşmak istedikçe ayrılacak, birleşmeye çalıştıkça parçalanacak, sonunda terk ettiklerinin "ah"ı tutup terk edildiğinde mukadder yalnızlığına kapanacaktır.
can dündar
15/7/2008 ·
diyarbakırlı bir qırıx universite kazanmış....yani okulda falan çalişmazmış ama zekiymiş bu abimiz...
hemde TIP fakültesi kazanmiş....
neyse universiteye başlamiş..tabi universite hayati ona garip geliyor başlarda zorluk çekiyor arkadaşlarla öğretmenlerle...
ordaki yaşama ayak uyduramıyor...
tesbahi hala elindeymiş...bazende kundurasının topuğunuda kırmaktan geri kalmazmış....
welhasil bi gun anatomi dersinde...arka sıralara oturmuş..ayak ayak uzerine ....tesbahi taqu raq sallıyormuş...
profesör derse gelip başlamiş anlatmaya.....
bizimkisi dik dik bakıyor hocaya ve not falan da almıyormuş....
neyse biraz sonra prof. da dikkat ediyor ona ve ters bi elektrik alıyor ondan....tavırları hoşuna gitmemiş bizimkinin..
gelmiş kırıxın yanına ve ona demiş ki:
-çıkkk dışarıı...!!!
qırıx istifinini bozmadan çıkar..
bi yarım saat sonra kapiyı hafifçe açmış ve kafasını çıkartarak kapıdan hocaya demiş ki:
-dee hadi oxlımm ... gelmisen ??:):):) alıntı
15/7/2008 ·
Sahibi olduğum dizim tutmuyor
Dünyayı gösteren gözüm görmüyor
Ömrümün baharı solmuş gidiyor
Canıma kastim var yaşamam artık
Arayan dostlarım beni bulmasın
Doğmasın güneşim sabah olmasın
Kuytu bir köşede ömrüm son bulsun
Canıma kastim var yaşamam artık
Rüzgarda savrulan yaprak gibiyim
Böylesi hayatı nasıl seveyim
Canıma kastim var yaşamam artık
NOT:bu parçayı daha önce hiç duymamıştım ya da duymuş ama önemsememiştim o.. çocukları filminde çalındığında çok etkilenmiştim gerek parça gerekse o sahne müthişti...kıraç çok güzel yorumlamış yüreğine sağlık...tabii şarkının asıl sahibi selahattin özdemir e de sonsuz teşekkürler....
« Önceki ::